Dr. Faruk Ayanoğlu Cad. Yeni Defne Apt. No:26/2 Fenerbahçe
bilgi@dokudanismanlik.com
+90 (216) 550 55 22

Sosyal Medya ve Narsisizm Üzerine

Gülbin Öztürk TÜTER

Uzman Klinik Psikolog

Ocak 2016


Instagram Instagram söyle bana, benden güzeli var mı bu dünyada?

Resimler, beğeniler, yorumlar... Her geçen gün artan paylaşımlar. Sanki yaşanmak yerine paylaşılan ya da paylaşmak için yaşanan hayatlar var etrafımızda. Peki insanı bu kadar fazla paylaşımda bulunmaya iten nedir? Nasıl bir ruhsallık var bu paylaşımların ardında?

Aristoteles’ın öne sürdüğü gibi insan, doğası gereği sosyal bir varlıktır. Büyümek, öğrenmek ve gelişmek için başka insanlara ihtiyaç duyar. Ancak onunla ilişki halinde doyum hissi artar, yaşamla bağı kuvvetlenir. Günümüzde insanlar hızlı ve stresli bir yaşam sürerken sosyal olarak doyum alabildikleri alanların kısıtlandığı doğrudur. Bu nedenle sosyal medyanın insanların sosyalleştiği önemli bir mecra haline gelmesi kaçınılmaz olmuştur. Kişinin düşündüğü, sevdiği, ilgilendiği bir konuyu kendisi gibi seven, ilgilenen, düşünenlerle paylaşması sağlıklı bir ihtiyaçtır. Bu paylaşım sırasında öteki kişilerle yaşanan etkileşim ile kişi onaylandığını ve var olduğunu hissederek narsisistik bir doyum yaşar.

Peki hangi noktada bu ihtiyaç sağlıklı olmaktan çıkar?

Psikanalizin öncüsü Sigmund Freud sağlıklı narsisizmin insanın ruhsal gelişimi için önemli olduğunun altını çizer. Kişinin kendine duyduğu sevgi yaşamın erken dönemlerinde oluşmaya başlar ve anne babanın yeterince ve tutarlı ilgi ve alakası ile çocuk kendisine yatırdığı enerjinin bir kısmını öteki insana yatırabilir gelişmişlik düzeyine ulaşır. Böylece kendinden vazgeçerek, ötekini sevebilir olgunluğa erişir.

Kendilik Psikolojisi Kuramının öncüsü Heinz Kohut insan gelişiminde 3 ana gelişim hattından bahseder. Bu hatlardan ilki, "Teşhirci-Büyüklenmeci" hattır. Bu gelişim döneminde çocuk "ben mükemmelim ve sen de bana hayransın" duygusu içindedir. Teşhirci ve büyüklenmeci yapısının anne ve babası tarafından görülmesine ihtiyaç duyar. Kohut burada çocuğun aynalanma ihtiyacından, anne ve babanın ayna işlevinden bahseder. Çocuğun ihtiyacının sağlıklı bir şekilde aynalanması anne ve babanın çocuğun ihtiyacını farketmesi, onaylaması ve ihtiyacının şiddetini yumuşatabilmesi ile mümkündür.

Ancak aynalanmanın sağlıklı olamadığı durumlarda çocuk bu gelişim hattında bir takılma yaşar. Bu takılma benliğin yara almasına ve çocuğun gelişimine bu yara ile devam etmesine sebep olur. Bu durum yetişkinlikte kişinin özgüven ve özsaygı hissetmediği bir ruhsallığa yol açar. Böyle bir ruhsal dünya ile kişi yoğun teşhirci ve büyüklenmeci davranışlar gösterebilir ya da tam tersi, kendini var edemediği, pasifize bir yaşam sürebilir. Zaman zaman ise bu iki farklı uç arasında gelgitler yaşayabilir. Burada teşhirci ve büyüklenmeci davranışların nitelikleri gereği yara almış, zayıf bir benliğin ürünü olmadığı düşünülebilir. Ancak böyle bir ruhsallıkta benlik bir balon gibi şişmiştir. Balon gibi onun da içi boştur ve fazla şişmiş olduğu için ufak bir dokunuş bile patlaması için yeterlidir.

Buradan yola çıkarak bugün sosyal medyada gördüğümüz fazlaca teşhir edilen yaşamların, ardında yoğun narsisistik yaralara işaret ettiğini öne sürebiliriz. Kişi paylaşımları ile sanki "ben mükemmelim" hissini yaşama arzusundadır. Narkissos gibi kendi profilinin büyüsüne kapılmıştır. Bu şekilde benliğini bir balon gibi şişkin tutmaya çabalar.

Son zamanlarda sosyal medyada çok popüler olan "selfie", Türkçe karşılığı ile "özçekim" hakkında yaptığı araştırmasında Pearlman (1) özçekimi sosyal medya güdümlü narsisizm olarak nitelendirirken, kişinin paylaşımları ile kendini olabildiğince fazla kişiye olumlu olarak gösterme arzusunda olduğunu vurgular. Çünkü narsisistik kişi öteki kişilerin dikkatini ve hayranlığını kazandığı ölçüde varlığını hissedebilir. Kendisine yönelen dikkat ve hayranlık ne kadar büyük olursa içerideki zayıf, kırılgan benlikle o denli başa çıkabilecek ve içerideki balon şişkin kalacaktır. Kişinin ruhunun derinliklerinde hissettiği zayıflık, kırılganlık ve değersizlik hisleri düşünüldüğünde paylaşımlarının gerçek benliğini yansıtmaktan ziyade idealize ettiği sahte bir benliği yansıttığını söyleyebiliriz. Yani kişi kendisini, yaşamını nasıl görmek istiyorsa öyle bir sunum çabası içindedir. Böylece ortaya parıltılı resimler ve -mış gibi yaşamlar çıkar. Aşık –mış, mutluy –muş, eğleniyor –muş, huzurluy –muş gibi görünen resimler.

Burada karşı bir tez olarak kişinin kendi yaşamındaki zorlayıcı yaşam olayları, acıları ya da "çirkin, yorgun, bitkin" göründüğü özçekimleri paylaşması gösterilebilir. Bu paylaşımlar dışarıdan bakıldığında çok parıltılı görünmeyebilir ancak bu konuda yapılan araştırmalar kişilerin sadece yaşamlarındaki olumlu özelliklere vurgu yaparak değil, olumsuzluklarla da bir tür "narsisistik" doyum yaşadığını belirtir (2). Bu durumda kişi yaşanan olumsuzlukla nasıl başa çıktığına, güçlü oluşuna, çekici gözükmeyen özçekimini paylaşma cesaretine ya da filtrelemeden bir paylaşımda bulunacak kadar özgüvenli oluşuna vurgu yaparak narsisistik bir doyum yaşar.

Ancak kişinin kendisi için zorlayıcı yaşam olaylarını (ölüm, kaza, taciz, boşanma, vb) sosyal medyada paylaşması diğer paylaşımları ile kıyaslandığında kişinin ruhsallığı için önemli bir risk içerir. Kişi için travmatik olan yaşantıların sağlıklı sağaltımı ancak yaşananların yüzyüze ve sözel olarak ifade olanaklarının bulunduğu durumlarda mümkün olabilir. Bu nedenle sosyal medya üzerinden yapılan paylaşımlar kişinin yaşadıklarını sağlıklı olarak deneyimlemesine engel olur. Ancak sağlıklı bir güven ortamında ifade bulabilecek duygular ertelenir, ötelenir ve uzun vadede kişinin ruhsal bütünlüğüne tehdit oluşturarak olaya bağlı stres sorunları yaşamasına neden olabilir (2).

Kişi yaşadıklarını sosyal medya üzerinden paylaştığında aldığı yorumlar, beğeniler ile dış dünyadaki sesler yükselirken kişinin iç dünyasındaki sesler kısılır. Seslerin çok fazla kısılması ruhsal gelişim yolunun tıkanması demektir. İçerideki sorgulamalar, analizlerin bitmesi ruhsal alanın çoraklaşması demektir. Bu durumda kişi yaşadıklarını iç dünyasında çalışmak ve anlamlandırmak yerine yaşadığı olayı bir televizyon haberiymiş gibi, bir başkası yaşamış gibi ruhsal alandan dışarı atar. Bu nedenle olaya eşlik eden gerçek duygulara temas yolu tıkanır.

Sosyal medya üzerinden yapılan duygu paylaşımları bazen yoğun bir narsisistik ihtiyaç ile yapılırken, bazı durumlarda ise kişinin duygu ifadesinde yaşadığı zorluklara bağlı olarak gelişebilir. Araştırmalar özel hayatı ile ilgili yoğun duygu paylaşımında bulunan kişilerin gerçek hayatta ilişkilerinde güven sorunları ve duygu paylaşımında zorluklar yaşayabildiğini göstermektedir (2).

Bir insanın gözlerinin içine bakarak duygusal paylaşımda bulunmak kişide yoğun duygular yaratabilecek bir durumdur. Kişilerarası ilişkilerde böyle bir paylaşımın olabilmesi için temel güven hissine ihtiyaç vardır. Ancak sosyal medya yüzyüze temasın olmadığı bir alan olduğu için kişide bir tür illüzyon yaratır. Kişi güvende olduğu sanrısı içine girer. Aynı zamanda da göz teması kurma ve dinleyerek, anlayarak konuşmayı sürdürme gibi uğraşı ve emek gerektiren iletişim becerilerini kullanmak zorunda olmadığı, kendi kontrolünde bir ortam oluşur. Bu kontrol alanında paylaşımda bulunurken neyi, nasıl paylaştığını, gelen yorumlara cevap verip vermeyeceğini kendisi belirleyebilir. İsterse yorumları silebilir, okuyup cevap vermeyebilir ya da cevabını başka zamana erteleyebilir. Yani yüzyüze bir iletişim sırasında olanın aksine iletişime istediği zaman es verebilir (3).

Sonuç olarak temelinde nasıl bir ihtiyaç olursa olsun, düşüncem o ki; sosyal medya paylaşımlarını yaşamın odağına almak, kişinin yaşamını hızlıca, anlamadan, anlamlandıramadan paylaştığı kesitlere çevirmektedir. Düşünmek, analiz etmek, duygu ve düşüncelerin iç dünyada metabolize olmasını bekleyebilmek insanı ruhsal olarak geliştirebilecek yegane yoldur. Teknoloji her geçen gün gelişecektir. Ancak insanın içsel olarak ilerleyebilmesi, ruhsal gelişim, teknolojinin aksine yavaşlama ile mümkün olur. Bu nedenle teknoloji insana son hızda paylaşım olanakları sağlasa da biraz olsun yavaşlayıp düşünebilmek, insanın davranmadan önce anlamasını, anlayarak davranmasını sağlayacaktır. Nasıl teknolojik olarak gelişmişlik düzeyi var ise bu farkındalık da ruhsal gelişmişlik düzeyini artırmanın başlıca yoludur. Aksi ise, insanın ruhsal bütünlüğüne, buna bağlı olarak da tüm insanlığın ruhsal sağlığına ket vuracaktır.

Kaynakça: